
Oh be, iki saat tıklayamadım şuraya yazmak için. Şu evrim resmine bakınca zamane bilgi işlemcilerine niye gıcık olduğumu hatırladım. Makine değişiyor da başındaki adamın her şeyi bildiğine olan güveni pek değişmiyor.
1936. Turing, On Computable Numbers makalesinde neyin hesaplanabilir olduğunu ele alıyor. Ortada bizim bildiğimiz masaüstü bilgisayar yok. Biz daha sonra o masanın altındaki kablolarla uğraşacağız.
Savaş yıllarında Bletchley Park’ta Enigma şifrelerini çözmek için kullanılan Bombe var; Turing’in de geliştirilmesine katkıda bulunduğu elektromekanik bir makine. Buna doğrudan “ilk bilgisayar” deyip geçmeyelim. Yaptığı iş belli, genel amaçlı bir bilgisayar değil.
Savaştan sonra Turing’in National Physical Laboratory’deki ACE tasarımı geliyor. Birkaç on yılı hızlı geçip 1971’de Intel 4004’e varıyoruz. Arada dünya kadar iş var; bilgisayar tarihini tek paragrafa sıkıştırınca hepsini aynı hafta yapmışlar gibi oluyor.
Commodore 64, Amiga, sonra Windows 3.1 ve web... Buralar bize daha tanıdık. Donanım hızlandı, ağlar büyüdü; sunucu, sanallaştırma, container derken uğraştığımız şeyin adı sürekli değişti. Docker lafını ilk duyunca aklına kot pantolon gelen nesiliz biz.
2000’lerde veri biriktirip durduk. 2020’lerde ChatGPT, görüntü modelleri derken o veriden çıkan araçlarla konuşmaya başladık. Kod istiyorsun yazıyor, resim istiyorsun çiziyor. Keşke derdimiz 3dfx sürücüsü olsaydı.
İnsanın sinirine dokunan tarafı şu: sen bir işi öğrenmek için yıllarını veriyorsun, karşındaki aynı işin cevabını birkaç saniyede çıkarıyor. Doğru mu, eksik mi, nerede patlar? Onu kontrol etmek yine işten anlayan birine kalıyor. Ama dışarıdan bakan sadece cevabın ne kadar hızlı geldiğini görüyor.
Biz 40+ tayfa daha ne olduğunu anlamaya çalışırken AI her konuda cevap veren elemana dönüştü. Kullanmasına kullan; ben de araca değil, cevabı okumadan prod’a taşıyan adama takılıyorum. Junior’dan senior’a herkes için geçerli bu. Çalışmayan şeyi “AI böyle yazdı” diye açıklayamazsın.
